Serbestî, mafê herî bingehîn ê mirovî ye, lê kurd jê bêpar e.


[ Bersivek Binivîse | Yanıt Yazınız ]  [ Forum ]  [ Nivîsên Nuh | Yeni Yazılar ]

FETHULLAH GÜLEN (HAREKETİ) HAKKINDA "2"

Nivîsevan / Yazan: TEMEL DEMİRER  
Demjmêr / Tarih: 11.01.2014  17:04:07
 - 
Bersivek bo / Yanıtlanan mesajFETHULLAH GÜLEN (HAREKETİ) HAKKINDA  -  TEMEL DEMİRER
bir önceki sayfadan devam:



ydası daha oldu.
‘İslâmi kesim’in mantalitesi ve ufukları değişti… ‘İslâmi kesim’ artık şunu anladı. Din, siyasete alet edilmemeli… Hoşgörü olmadan bir yere varılamaz. Fürüatlara takılarak tebliğde imrendirici olunamaz. 28 Şubat sürecine bir de bu açıdan bakılmalı.”[32]
28 ŞUBAT DARBESİ VE FG FG, 28 Şubat sonrası kendisiyle yapılan röportajlarda 28 Şubat kararlarına değil darbe, muhtıra dahi denemeyeceğini açık ve net bir şekilde ifade ediyor. 28 Şubat’ın en fazla bir tavsiyename olduğunu söyledikten sonra bunun ‘Milli Güvenlik Kurulu Sosyal Mutabakat Metni’ şeklinde algılanması gerektiğinin ısrarla altını çizip 28 Şubat’a muhtıra demenin askeri suçlamak olacağını vurguluyor:
“… Dış yapısı itibariyle kararlara bakılınca bir muhtıra şeklinde de yorumlayabilir bazıları. Ben şahsen öyle yorumlamak istemiyorum. Öyle yorumlamamak için de bazı sebepler var. Bunun kitaplardaki yerini aramaktan ziyade 12 Mart muhtırasına muhatap olan insanlardan biri olarak yaşadım, gördüm. Muhtıra muhtıraydı. Doğrudan doğruya devletin dışında, Cumhurbaşkanı ve Başbakanın dışında, Bakanlar kurulunun dışında, devlete tavsiye şeklinde değil, doğrudan doğruya bazı şeyler gönderdiler ki, devlet tecrübesi olan Cumhurbaşkanı devleti devretti. Bu millet, avam halk bile muhtıranın ne olduğunu gördü.
Oysa burada belli ölçüde Milli Güvenlik Kuruluyla, Dâhiliye Vekili ve Hariciyeden insanlar var. Devletin başındaki insan başbakan var. Oturuyorlar bunlar aralarında konuşuyorlar, Türkiye’nin bir krize doğru kaydığını müzakere ediyorlar. Bazı aşılmaz problemler ve ileriye matuf endişe verici bazı şeylerin söz konusu olduğu kararına varılıyor ve sonrasında ortaya bir tavsiyename çıkıyor. Bir tavsiyename diyoruz. Bu tavsiyenameye orda herkes imza atıyor, bir ikisi de sonra atıyor. İmzayı geciktirmede kendi açılarından bir mülahazaları olabilir… Burada tavır koymadan daha ziyade, Jean Jacques Rousseau mülahazasıyla yaklaşacak olursak Güvenlik Kurulu İçtimai Mukavelesi denebilirdi. Yakışıksız bir şey oldu ama karşılıklı oturup bazı şeyleri görüşmüşler ve mukaveleye imza atılmış.
Bu mukavelede ele alınan tavsiye kararlarını bu açıdan ben şahsen muhtıra şekliyle algılanmasını telif edemiyorum. Niçin bu işin üzerinde bu yorumlarla duruluyor, askeriye muhtıra verdi diye suçlanıyor? Ben bunu yanlış buluyorum.”[33]
“28 ŞUBAT KARARLARI İÇTİHATTIR VE İÇTİHAT EDENLER DE DÜŞÜNCELERİNDE MASUMDURLAR”! Yine aynı dönemde MGK kararlarını dayatanların sorumluluk bilinciyle hareket ettiklerini, bu nedenle yaptıklarından dolayı masum olduklarını, hatta bu kararlara içtihat mantığıyla da yaklaşılabileceğini, isabet ettilerse iki sevap etmedilerse bir sevap alacaklarını ifade ediyor Gülen:
“ Soru: MGK kararlarının siyasetteki yeri nedir sizce?
Cevap: … Mesela şimdi onlar da şöyle düşünüyorlarsa, biz burada milli güvenlik, milletimizin güvenliğini şayet koruma mevkiinde bulunuyorsak ister gerçekten öyle olsun ister bizim içtihatlarımıza, algılamalarımıza göre şu gelişmelerde rejim için şayet bir tehlike ise bizim sorumluluğumuz altındadır bunlara müdahale etmek. Müdahale etmediğimiz zaman tarih önünde suçlu oluruz mülahazasıyla hareket ediliyorsa meseleyi böyle algılıyorsa bana göre onlar masumdurlar. Eğer işin içinde bir hata varsa bu içtihat hatasıdır. Hatta fakihlerin mülahazasıyla da yaklaşılabilir, içtihattaki hatalar bir sevap kazandırır, isabet olursa iki sevap kazandırır mülahazası.”[34]
“28 ŞUBAT İLE UÇURUMDAN GERİYE DÖNÜLMÜŞTÜR” “Fakat tıpkı bir kangren olmuştu… Buna neşter vurma manasında bir şey yapıldı. Birdenbire böyle kaoslu bir durumdan, nizama, intizama, ahenge geçilmesi elbette pek mümkün değil. Fakat şu anda bir uçurumdan geriye dönülmüştür. Dilerim inşallah, birileri çıkıp içinden zor sıyrıldığımız o fasit dairenin içine milleti bir daha çekmez.”[35]
“ASKER ANAYASANIN GEREĞİNİ YAPIYOR ÜSTELİK SİVİLLERDEN DE DAHA DEMOKRATTIR” FG, askerlerin anti demokrat olmadıklarını, anayasanın gereğini yaptıklarını, çok mantıklı davrandıklarını, hatta sivillerden daha demokrat olduklarını sözü hiç dolandırmadan apaçık ifade ediyor:
“… Askerlerimiz bir yönüyle yaptıkları bazı şeylerden ötürü bazı çevrelerce, belki antidemokratik davranıyor sayılabilirler. Ama onlar konumlarının gereğini anayasanın kendilerine verdiği şeyleri yerine getiriyorlar. Hatta dahası, ben zannediyorum, onlar, bazı sivil kesimlerden daha demokrat. Biraz evvel arz ettiğim mülahazalar açısından herhâlde onların temsil ettikleri kuvvet şu partiler arasında birbirini istemeyen insanların elinde olsa bir gece hızlı bir baskınla gelirler hasımlarını bertaraf ederler onun yerine otururlar. Kuvvet ellerinde olduğu hâlde. Fakat çok mantıki davranıyorlar. Çok muhakemeli davranıyorlar. Epey zamandan beri. His öne çıkmıyor burada ve kuvvet, güç gösterisi şeklinde öne çıkmıyor. Bana demokraside daha dengeli geliyorlar, o açıdan…”[36]
“ASKER MGK’DA İNSAFLI VE DEMOKRATİK BİR TAVIR TAKINDI” Aşağıdaki mülakatında görüldüğü gibi FG 28 Şubat kararlarından sadece bir ay sonra askerin tavrını şiddetle savunuyor. ‘Eğer kötü niyetli olsalardı oturup da meseleyi altı saat boyunca konuşmazlardı, yumruğu masaya vurup bu iş böyle olacak der, çıkarlardı.’ diyor. Bu nedenle askerin çok yumuşak ve insaflı davrandığını, anti demokratik yollara başvurmadığını ısrarla vurguluyor FG.
“Askeriye gerçi gücü temsil ediyor. Gücün temsil edildiği yerde mantık, muhakeme tam kıvamına da ulaşmayabilir. İsteselerdi orada bu böyle olacak diyebilirlerdi. Oturup orada meseleyi altı saat müzakere etmezlerdi. Demek ki, devlet başkanının huzurunda meseleye çok yumuşak ve insaflıca yaklaştılar. Orada bir kısım tavsiye kararlarını ortaya koydular. Bu süre içinde tatbikini devlete bıraktılar. Yani demokratik yollardan problemler çözülsün istediler. Antidemokratik mücadelelere başvurmayı düşünmediler. Ben bunu böyle algılıyorum.”[37]
“MGK ANAYASAL BİR KURUMDUR VE ANAYASANIN GEREĞİNİ YAPIYOR” Gülen; MGK’nın gökten zembille inmediğini, anayasal bir kurum olduğunu, kanun dışı bir iş yapmadığını ve yaptıklarının anayasanın bir gereği olduğunu çok net söylüyor:
“Fakat şurası da bir gerçek ki milli güvenliğin hâli hazırdaki konumu anayasal bazı esaslara dayandırılmıştır. Milli Güvenlik Kurulu her şeyi aşarak, kanunları aşarak, parlamentoyu aşarak, anayasayı aşarak kendi kendine o konuma yükselmemiş, oraya gelip oturmamış ve millete karar yağdırmıyor yani, anayasal bir müessesedir. Anayasal bir müessese, anayasanın gerektirdiği yerde kendi konumunun gerektirdiği şeyleri yerine getirmeyi düşünür.”[38]
Burada daha ilginç olan bir başka nokta ise; 1998’de FG’nin onursal başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından kendisine “hoşgörü ödülü” verilmek istenen ancak bunu reddeden dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, FG’nin bu demecinden sadece 22 gün önce (25 Mart 1997) MGK kararlarıyla ilgili olarak ilk kez konuştuğunda neredeyse aynı ifadeleri kullanıyordu: “MGK anayasal bir kuruluştur. Burada alınan kararlar, herkesin riayet etmesi gereken kararlardır.” Bu bir tesadüf müdür yoksa ağız birliği midir?
“ASKERİ DARBELER KİMİ ZAMAN GEREKLİDİR” FG, Ali Ünal’ın veya diğerlerinin iddia ettiği gibi darbelere karşı olmadığını, darbeleri büsbütün reddetmemek gerektiğini, darbelerin çok da isabetsiz olmadığını yoruma mahal bırakmayacak şekilde ortaya koymaktadır. Üstelik ülke olarak mevcut iyi hâlimizi(!) bile 12 Eylül darbesine borçlu olduğumuzu söylemekten çekinmemektedir:
“Ama bazı durumlar olmuştur ki askeri müdahalelerin neşter vurması söz konusu olmayınca belki o kangren bertaraf edilememiş, o kanser aşılamamıştır. Türkiye’yi 12 Mart muhtırasına götüren dönemleri biliyorum. O dönemde gadre uğrayanlardan birisiyim. 12 Eylül dönemini de çok iyi biliyorum. Devlet memuruydum, vazu nasihat ediyordum. Herkes belli bir hevesin zebunu Türkiye’yi bir yerlere çekmek istiyorlardı. Ve çekilmişte olabilirdi 12 Eylül’de. Türkiye bir ejderin ağzına atılmış olabilirdi. Ve şimdi biz Asya’daki o devletler gibi perişan, derbeder, yıkık-dökük Rusya’nın vesayetinde bir hâle gelebilirdik. Bu açıdan askerî müdahaleleri bütün bütün yadırgamak, bütün bütün isabetsizdir demek doğru değildir ama acaba demokrasi içinde askeri güç o dönemde anarşiyi aşamaz, kargaşanın önüne geçemez miydi? Terörü bertaraf edemez miydi? Bunları geleceğin sosyologları, felsefî tarihçileri değerlendirecek, hükümlerini verecek, yanlış iş yapanları efkar-ı ammede mahkûm edecekler. Tarih de mahkûm edecek onları. O bakımdan o hususlara girmek istemiyorum.”[39]
“… ‘ASKER MUHTIRA VERDİ’ DEYİP ASKERİN GÜNAHINA GİRMEYİN” FG 28 Şubat’ta askerin muhtıra verdiğini söylemenin askerin günahına girmek olacağını, görünürde böyle bir şey olmadığını, ihtimaller üzerinden ise konuşmamak gerektiğini söylemektedir:
“Fakat insanların müzmeratına (günahına) girerek onları bir şeye mahkûm etmek doğru değildir. Muhtemellere hüküm bina etmek suizan kapısını açar. Ve muhtemellerle mahkûm edilmedik insan kalmaz. Bu açıdan buna muhtıra denmez. Muhtıra bir gücün başka bir tarafta iş yaptırması, birine karşı açıktan açığa bu yapılsın şeklinde tavır koymasıdır.”[40]
“DARBELER HEP KÖTÜ NİYETLİ OLMAMIŞTIR FAKAT DARBECİLİK BİR UZMANLIK ALANIDIR” FG darbelerin her zaman kötü niyetle yapılmadığını, darbenin kimi zaman bir gereklilik olduğunu, fakat herkesin darbe yapma becerisi olmadığını, bunun bir uzmanlık alanı olduğunu, ancak zamanının ve zemininin iyi hesaplanması gerektiğini şu sözlerle ifade ediyor:
“Darbeciler hep su-i niyetli (art niyetli) olmamışlardır. Güzel şeyler olmuştur. Fakat darbede çok önemli kayıplar da olmuştur. Bunların başında demokrasi inkıtaa uğramıştır. Bir sürü tecrübe, birikim heba olmuştur. O ölçüde tecrübe ve birikime sahip olmayan insanlar başkalarından beslenmek, sistemi çürütmek hevesine sahip olmuşlar. Oysa ki bu da bir uzmanlık sahasıdır. O açıdan darbe tam bir çözüm değildir. Darbe, çaresizlikte hekimin neşteri gibi, komplikasyonları da nazar-ı itibara alınarak yapılan bir mualecedir (tedavidir), Arap atasözü vardır. ‘Dağlama en son çaredir.’ Bütün mualeceler kullanılır, en son demir kızdırılır, basarlar. Bu bir yönüyle kader-denk noktasında bir değerlendirmedir. Bu götürebilir de, yerinde bırakabilir de.”[41]
“ASKERDEN YANA HİÇ ENDİŞENİZ OLMASIN” 28 Şubat kararlarından bir ay sonra Gülen, Türk milletinin asker millet olduğunu, askerin ve askerliğin bütün benliğimizi kuşattığını, bu nedenle askeri bağrımıza basmamız gerektiğini ve askerden yana hiçbir endişeye kapılmamak gerektiğini şu sözlerle açıklıyor:
“Türk milleti asker bir millettir. O kadar askerle bütünleşmiştir ki, yeri geldiğince Malazgirt’ten Çanakkale’ye, Çanakkale’den Kıbrıs’a uzanan çizgide askerlik vak’ası bütün şuuraltımızı etkilemiştir. Bugün de Güneydoğu’da seve seve canlarını vererek şehid düşen askerlerimiz vardır. Bunlar milletimizin askere olan manevi bağlarının ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Kim ne derse desin asker millet, askerini sever, bağrına basar ve o asker ocağına peygamber ocağı nazarıyla bakar. Kimsenin hiç endişesi olmasın.”[42]
“ASKER HİÇBİR ZAMAN DİNDARLARA KARŞI OLMAMIŞTIR” Gülen; askerin hiçbir zaman dine ve dindarlara karşı olmadığını, bu konuda askeri oyuna getirmek isteyenlere karşı askerin çok uyanık ve bilinçli olduğunu, kendisinin askere inancının ve güveninin tam olduğunu ve hayatı boyunca askerin dine karşı olmadığını göstermek için çabaladığını açık açık söylemektedir: “Soru: Orduya sızmaya çalıştığınız iddialarına cevabınız ne olacak?
Cevap: Hayatımda hiçbir zaman orduya ters, ordu aleyhinde ve ordunun kabûllerine aykırı bir faaliyetim olmamış ki, orduyu faaliyetlerime engel görerek, ona sızmaya çalışayım. Asıl, Din’in her türlü tezahürüne karşı çıkıp, lâikliği ve Atatürkçülüğü dinsizlik şeklinde takdim edip, kendi emelleri istikametinde kullanmak isteyenler, ordunun lâiklik ve Atatürkçülük konusundaki hassasiyetini istismarla, onu bu ülkenin dindar ve vatansever evlâdlarına karşı kışkırtmaya çalışıyorlar. Ordu, ilki bizzat ordunun komutanını, genelkurmay başkanını müebbed hapse mahkûm edecek bir cunta hareketi olarak, Cumhuriyet tarihinde üç defa idareye müdahalede bulunmuş, fakat her müdahale sonrasında hiçbir zaman Din ve dindarlar aleyhinde, kendisini Din aleyhinde kışkırtanların istekleri istikametinde bir uygulamada bulunmamıştır. Asıl tehlike, ordu ile bağrından çıktığı milletimizi ve onun mukaddeslerini karşı karşıya getirme çalışmalarındadır. Ordunun bunun şuurunda olduğuna inancım tamdır.”[43]
“Ordumuzu bu milletin varlık ve bekasının her zaman en birinci şartı saymış benim gibi bir insan için, bu tür müessif hadiselerden daha kahredici bir şey olamaz. Ordu, bu milletin dinine, inancına, asli değerlerine karşı gibi gösterilmek istenmektedir. Bu tür çalışmalara karşı zaman zaman düşüncelerimi ifade etmişimdir. Bu müessesenin dinin karşısında olmadığını göstermek ona karşı saygısızlıksa ne diyeceğimi bilemiyorum.”[44]
“BEN KİM OLUYORUM Kİ ORDUYA KARŞI GELEYİM” FG ordu ile arasında bir gerginliğin olmadığını, kendisinin askeri çok sevdiğini, hatta asker olmak istediğini; eğer askerin bir rahatsızlığı söz konusu ise bunun askerden değil kendisinden kaynaklandığını, askerin laiklik ve cumhuriyet noktasında çok hassas olduğunu ve bu nokta da haksız sayılmadığını ifade ediyor:
“Bir kere orduyla aramızda bir gerginlik olduğunu kabul etmiyorum. Ben kim oluyorum ki böyle gaziler evladı şehitler namzedi bir orduyla arasında gerginliğe hak versin. Burada orduya karşı saygı duyuyorum derken de bazıları acaba mülahazası ne diye aklına gelebilir. Ama benim atalarım asker. Edirne’de Bulgara karşı savaşan Şükrü Paşa özbeöz benim dedem. Ailemde hep asker kahramanlıkları duydum. O kahramanlık yanının etkisiyle okuyup asker olayım diye düşünmüşümdür.
Askere karşı bir sevgim var. Bir rahatsızlık varsa o benim bazı tavırlarımdan kaynaklanmış olabilir. Ordu bazı konularda hassastır, duyarlıdır. Onlar da zamanın ve kendi bildiklerinin tesirlerinde bazı yorumlar yapıyorlardır. Onlar laiklik ve cumhuriyet gibi hassas konularda vazifeleri ve sorumlulukları gereği daha fazla hassas olma durumundadır. Bazı manipülasyonlar bu hassasiyete çarpınca böyle şeyler olabiliyor.”[45]
“CUMHURBAŞKANI DEMİREL DE SORUMLULUĞUNUN BİLİNCİNDEDİR” Görüldüğü gibi FG MGK’nın üç sacayağından birini oluşturan askerin 28 Şubat’ta hiçbir kabahatinin olmadığını ifade etmekte ve her yaptığını onaylamaktadır. Diğer sacayağını oluşturan ve MGK’ya da başkanlık eden dönemin cumhurbaşkanının da sorumluluğunun bilincinde olduğunu ve ona güvendiğini ifade ederek bütün suçu, günahı ve kabahati diğer sacayağını oluşturan REFAHYOL hükümetine yıkmaktadır:
“… Ben Türk toplumuna tavsiyede bulunma durumunda, konumunda değilim, ama düz bir vatandaş olarak hislerimi ifade etmede de bir beis görmüyorum. Sayın
Cumhurbaşkanımız bu mevzuda kendi sorumluluklarının şuurundadır. Zannediyorum dengeye çok hizmetleri olacaktır.”[46]
“DARBENİN GENELKURMAY BAŞKANI KARADAYI’YA HOŞGÖRÜ ÖDÜLܔ FG hareketi, kendisini kurtarmak için ne yapacağını şaşırmış vaziyettedir o dönemde. Darbecilerin gözüne gireceğim, onların hışmından kurtulacağım diye; darbe yapmış silahlı bir yapının başındaki isme hoşgörü (!)ödülü vermeye kalkıyor. Fakat Gülen hareketin onurunu(!), yine darbeci generalin kendisi hoşgörü ödülü teklifini reddederek kurtarıyor:
“Kaya, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı’ya, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın Yılın Hoşgörü Ödülü’nü vermek istediğini de Çevik Bir’e söyledi. Bu talep de reddedildi.”[47]
“DARBENİN KOMUTANI ALMADI ÖDÜLÜ, O ZAMAN BAŞKOMUTANA VERELİM” Darbenin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın hoşgörü ödülü teklifini reddetse de Gülen hareketinin o müthiş azmini (!) kırmaya muvaffak olamaz. Madem darbenin komutanı ödülümüzü kabul etmedi, biz de bu ödülü Başkomutana vermezsek namerdiz, derler ve başarılı da olurlar.
Başkomutan Demirel, toplantıya katılmakla ve ödülü almakla marjinal (!)düşüncelere bir mesaj vermiş oluyormuş, engin tecrübeleriyle birlik mesajı veriyormuş ve burada sarf ettiği sözler özel anlam taşıyormuş:
“Sayın Cumhurbaşkanı da teşrifleriyle bunun altını çizdi. Kamu vicdanına mutabık davrandı ve milletin sesine tercümanlık yaparak cumhurun reisi olduğunu bir kere daha fiilen gösterdi. ‘Ülkemde yaşayan kim olursa olsun, kuzeylisi, doğulusu, batılısı hangi etnik köken, inanç ve mezhepten olursa olsun hepinizi kucaklıyorum’ sözü marjinal düşüncelere bir cevap niteliği taşıyordu. Engin tecrübeleriyle huzursuzlukları aşmasını bilen Cumhurbaşkanımız uzlaşmaya devletin de taraf olduğunun altını tekrar tekrar çizmiş oldular. Cumhurbaşkanımız, ‘İbret dolu, ders dolu bir geceydi. Bu plaketi ülkenin bölünmez bütünlüğüne, Türk milletinin mutluluğuna verilmiş sayıyorum. Çünkü ben Türk devletini, milletin birliğini, bütünlüğünü temsil ediyorum’ sözleri özel bir anlam taşıyordu.”[48] (…)
“DEVLETÇİLİK VE ASKERE OLAN GÜVEN SARSILMAMALI” FG 28 Şubat darbesinin bir ay sonrasında Samanyolu’ndaki mülakatında Susurluk olayına da değiniyor. Gülen devletin bir hatası söz konusuysa üzerine gidilmeli ancak devleti, devletçiliği delmemeli diyor ve askere, güvenlik güçlerine ve meclise olan güveni sarsmamalı, diye ekliyor:
“Susurluk meselesi bir ayıptır. Bunun üzerine gidilmeliydi. Fakat üzerine gidilirken aynı zamanda düşünülmeliydi. Devletin de içtihat hataları içinde bulunan bir hadiseyse, o hadise teşhir masasına yatırıldığında devleti, devletçiliği, devlet mülahazasını da delme söz konusu olabilirdi. Bu meselenin açıktan açığa yürütülmesi iyi bir devletçilik anlayışıyla telif edilebilir miydi? Bunun temelinde bizim milli birliğimize, milli bütünlüğümüze devlet telakkimize eğer dokunacak bazı şeyler varsa, bu kapı aralanmamalıydı. O kapıdan girilince şayet askere olan güvenimiz sarsılacaksa, güvenlik kuvvetlerine olan güven sarsılacaksa, meclise olan güven sarsılacaksa, insanlara olan güven sarsılacaksa bunun üzerine biraz daha farklı bir yöntemle gidilmeli ve mesele çözülmeliydi.”[49]
“MEDYA HEM SAVCI HEM HÂKİM GİBİ DAVRANMAMALI” Bugün kendisinden olmayan her kişiyi, her davayı, daha işin başında savcıdan, hâkimden ve en önemlisi halktan ve haktan önce mahkûm edip idam sehpasına yerleştiren Gülen hareketi mensupları ve medyası; Susurluk olayında medyanın haddini bilmesi gerektiğini, bir savcı ve hâkim gibi olayların üzerine gidip devletin kurumlarını zedelememesi gerektiğini söylüyordu. Askerin çok vatanperver olduğunu ve onun böyle devleti sarsabilecek bir işe girişebileceğini sanmadığını, bu iddiayı çok basit gördüğünü de eklemeyi ihmal etmiyordu:
“Ta başından itibaren medyanın her şeyi apaçık en ince noktasına kadar deşeleyip, iddianamesine yerleştiren bir savcı gibi bu işin üzerine gitmesine hakkı var mıydı? İyi bir devletçilik mülahazası içinde bu tasvip edilen bir şey midir?
Suçlular ortaya çıkarılmalı ve ceza verilmeliydi. Medya savcı olmamalıydı, hâkim olmamalıydı.
Vatanperver insanların böyle önemsiz basit mülahazalardan dolayı devletin temelini sarsabilecek, devlet mülahazamızı delebilecek teşebbüslere gireceğine ihtimal vermek istemiyorum.” [50]

vi) Takiyyeci FG (hareketi) düşüncesi pragmatiktir; “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” çıkarcılığından malûldür; buraya kadar işaret ettiklerimizde görüldüğü üzere…
Örneğin FG, türbanın dinin ön koşulları arasında olmadığını vurgusuyla, “Türban dinin önkoşulları arasında değil. Her konu konsensüs ile yapılmalı,” der…[51]
Daha önce “Başörtüsü teferruattır” diyen ve türbanın dinin olmazsa olmazlarından olmadığını söyleyen FG, “Vuslat Mustuşu” başlıklı yapıtında[52] da, “Hiçbir Müslüman başörtüsünü Kelime-i Şahadet’le bir saymamalıdır,” deyip, başörtüsünün dinin açık emri olmakla birlikte muamelat kısmına ait bir farz olduğunu belirtir![53]
vii) Nihayet FG (hareketi) ABD yalakasıdır…
Örneğin FG, ‘The Wall Street Journal’a demecinde, İHH’nin İsrail ile anlaşmaya varmadan böyle bir işe kalkışmasını, “Otoriteye karşı gelmenin işareti ve bunlar yararlı şeyler değil. Gördüklerim çirkin şeylerdi,” sözleriyle değerlendirir![54]
Toparlarsak: Mehmet Ali Gökaçtı’nın, “80 sonrasının liberalleşen Türkiye’sinde, birey odaklı olmaları ve toplumsal kurtuluşu bireyin kurtuluşu üzerinden sağlayacaklarına inanmaları dolayısıyla, Nakşibendiliğin ve Nur Cemaati’nin ama özellikle FG cemaatinin büyük bir hamle yaptığı söylenebilir. Bu gruplar, öncelikli olarak iddia edildiği gibi devleti ele geçirmekten ziyade, Sufi geleneğiyle bütünleşen medya grupları vasıtasıyla, kişisel kimliği ve bilinci dönüştürmek suretiyle gündelik hayatı yeniden inşa etmeyi amaçladılar. Bir başka şekilde söylemek gerekirse, siyasal kimliğin oluşumunda mikro düzeydeki girişimler yoluyla makro yapıların uzun vadeli olarak etkilenmesi amaçlanıyordu,” diye betimlediği FG (hareketi) düşüncesini ihya eden gerçeğin ardında Ahmet İnsel’e göre şunlar yatıyor:
“Askerler, 80 sonrasının kurumlaşmasını komünizmin en büyük tehlike olduğu inancıyla yaptılar. Türk İslâm sentezi kadrolarıyla, Aydınlar Ocağı’yla ittifak kurdular. Eğitim ve içişleri bakanlıkları, Türk İslâm sentezi çevrelerinin denetlediği kadrolara verildi. Çiçek ve Aksu bu kadrolardandır. Önce eğitimde oldu bu. Üniversitelerde aykırı unsurları temizlemek için YÖK kuruldu. YÖK başkanları değişti ama YÖK’ün fonksiyonu hiç değişmedi. YÖK başkanları YÖK’ün kuruluş fonksiyonunu en son başkana kadar istisnasız tıkır tıkır yerine getirdiler.
Devlet kadroları milliyetçilerle doldurulmuştu zaten. Şimdi Türk İslâm sentezcisi kadrolar devlette yönetici ve seçiciler. Nitekim Milli Eğitim’de Aleviler’in Sünni İslâm içinde nasıl misyonerce eritilmeye çalışıldığını görüyoruz. İçişleri Bakanlığı’nda da aynı kadrolaşma var. Poliste FG çevresinin kadrolaşması var. Adalet Bakanlığı’na da kısmen girdiler. Ve askerler, denetim elimizden gidiyor endişesiyle bunları 28 Şubat’ta biraz temizlemeye kalktılar. Çünkü kendi yarattıkları ucubeden korktular.
Fethullahçılar derin devletin yarattığı ucubedir. Evet. Çok açık bir biçimde 1970’lerde desteklenen ve 1980’lerde güçlenmesi için adımlar atılan bir mekanizma bu. Desteklenenler arasında sadece Fethullahçılar yok. Türk İslâm sentezinin başka unsurları ve başka tarikatlar da var. Bu çevreler kendileri için çalışır hâle geldikleri için şimdi askerlerle çatışıyorlar. Bunların hepsi milliyetçidir. FG milliyetçidir. Komünizmle mücadele derneklerinde yetişmiş ve siyasallaşmış bir kişidir. 1960’ların komünizmle mücadele derneklerinin ürünüdür Gülen. Bakın... Derin devlet, kendi denetimi altında oldukça her şeyi makbul görür. Bir şey onun denetimi dışına çıktığı anda tehdit unsuru hâline gelir. Gülen’in ‘Altın nesil yetiştireceğiz’ diye bir iddiası var. Burada bir Müslüman Türk elitizmi söz konusu. Aynı Cizvit papazları gibi... ‘Biz okullarda altın nesil yetiştireceğiz. Sonra bu elit nesille dünyaya hâkim olacağız, dünyayı yöneteceğiz’ düşüncesi bu.”

III. AYIRIM: FG (BİR SERMAYE) HAREKETİ

FG (hareketi)’nin en önemli (ve çoğunlukla da gözden kaçırılan!) özelliği bir sermaye hareketi olmasıdır.
“İslâmcı sermaye”nin, özelde de onun en güçlü parçası Fethullahçılar’ın ulaşmış olduğu düzey, küresel sermaye merkezinde FG (hareketi)’ye özel bir konum kazandırmaktadır.
İslâm ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de ‘İslâmi sermaye’ kendisini kapitalist sistemin bütün kurallarına uyarlıyor. Örneğin, borsa sistemine girmek, bankacılığın faiz sitemine uyum sağlamak, serbest piyasa ekonomisinin kurallarına göre çalışmak ve özelleştirmeyi çok açık olarak desteklemektedirler.
Bu bahiste başlıca öbekleşmeler olarak MÜSİAD (Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği) ve Dünya Ticaret Köprüsü organizasyonunu gerçekleştiren TUSKON (Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu) FG (hareketi)’nin önemli koçbaşlarıdır.
İrili ufaklı binlerce kapitalisti kapsayan bu örgütlenmelerin belirgin ve ortak yanı İslâmi-muhafazakâr dünya görüşü ile FG (hareketi)’ye bağlılıklarıdır.
1990’da kurulan MÜSİAD 2008 yılı itibarıyla 3000 civarında üyeye sahip ve bu patronların kontrolündeki şirketler 28 ile yayılmış 10 binden fazla işyerinde toplam olarak GSMH’nin yüzde 6 ila 8’lik bir kısmını üretiyor ve ihracatın da yüzde 11.5’ini gerçekleştiriyordu.
Fethullahçı cemaatin işadamı örgütlenmesi olarak bilinen TUSKON ise 2005 yılında kurulmuştu ve 80 ilde faaliyet gösteren 12 bin üyeye sahipti. TUSKON’un GSMH ve ihracat payına ilişkin bir veri bulunmuyorsa da, Dünya Ticaret Köprüsü’nde bu işadamlarının kurduğu ticari bağlantıların toplam hacminin 7 milyar doları aştığı söyleniyordu.
MÜSİAD ve TUSKON’un yanı sıra benzer profile sahip bir başka işadamı örgütlenmesi de 1998’de kurulan ASKON (Anadolu Aslanları İşadamları Derneği). ASKON kendi iddiasına göre toplam 2.5 milyar dolarlık sermayeyi kontrol ediyor ve 125 bin işçi çalıştırıyordu.[55]
Söz konusu verilerin bugünkü konumunu varın siz tahayyül edin…
Ayrıca bir dönem FG’nin en yakınındaki isimlerden olan Nurettin Veren’in, hareketin parasal gücünün 25 milyar dolar olduğu iddiasını komik bulup, “Bu rakam söyleyenlerin kafasında büyük bir rakam. Oysa 25 milyar dolar ne ki. Gücü Vatikan’dan en az iki kat güçlüdür,”[56] demesini de anımsatmadan geçmeyelim...
‘The New Republic’de yayınlanan ‘Global İmam’ başlıklı, Suzy Hansen imzalı bir makale için cemaatle ilgili ‘Amerikan medyasında çıkan en kapsamlı yazı’ diyebiliriz. Hansen, FG’nin dünyanın çeşitli yerlerindeki taraftarlarının sayısını 5 milyon olarak verirken; “harekete finansal bir profil çizmekte zorlandığı” vurgusuyla ekliyor:
“Doğrudan harekete organik olarak bağlı kurum ve kuruluşlarla ilgili çok şey öğrendim. 1983 yılında kurulan Kaynak holding, 15 ülkede teknolojiden inşaata kadar birçok sektördeymiş. Gülen’in kasetleri, geçmişte NT isimli zincirde satılırmış; bugün (2010 yılında) Türkiye genelinde 110 NT varmış. Doktorasını cemaat üzerine yapmış sosyolog Joshua Hendrick, hareketin ana fikri ekseninin Akademi olduğunu söylüyor.
‘Zaman’, ‘Aksiyon’ ve ‘Samanyolu’, ‘Feza Medya Grubu’ndaymış. Bank Asya ve TUSKON ise ‘Gülen’den alınan ilhamla’ kurulmuş. University of Houston’dan sosyolog Helen Ebaugh, Gülenist’lerin maaşlarından yüzde 5 -20 arasında bir miktarı hareketin hayır projelerine harcadığını anlatıyor. Yılda 3.5 milyon dolar veren de, çok cüzi katkılarda bulunanlar da varmış.
Cemaatin 100 ülkede 1000 okulu var deniyor ancak yazar bir türlü gittiği okulları kimin yaptırdığını öğrenemiyor. Aldığı cevap her zaman ‘Bir hayırsever’ ya da ‘Bir Türk işadamı’ oluyor...”[57]
FG (hareketi) hakkında Şahin Alpay, “Gülen hareketine artık cemaat değil, dinsel akım demeliyiz… Cemaat sayesinde Türkiye tanınır oldu. Gülen hareketi eğitim ve ticaret hareketidir. ‘Para Kazanın’ Gülen’in çok önemli bir telkinidir,” derken; ABD’deki düşünce kuruluşlarından ‘Uluslararası ve Stratejik Araştırmalar Merkezi’nde (CSIS) FG hareketinin amaçları ve işleyişine yönelik toplantıya konuşmacı olarak katılan ABD’deki Houston Üniversitesi’ne bağlı ‘Gülen Enstitüsü’ Yönetim Kurulu Üyesi Alp Aslandoğan hareketin milyonlarca üyesi olduğunu ve ileride Türk halkının azımsanmayacak bir bölümüne yayılabileceğini belirtti.
Hareketin 80’li yıllardan sonra “transnasyonal” bir boyut kazandığını söyleyen Aslandoğan, bir merkezden yönetilmediğini ve hiyerarşik bir yapısı olmadığını ileri sürdü. Gülen hareketinin eğitim, medya, sağlık sektörü, meslek ve iş dernekleri gibi faaliyet alanları bulunduğunu ifade eden Aslandoğan, harekete bağışlar yoluyla mali kaynak yaratıldığını belirtti. Aslandoğan tüm üyelerden mali ya da farklı katkılar beklediklerini, bazı işadamlarının yıllık gelirlerinin yüzde 5, 10 ya da 15’ini bağış olarak verdiğini anlattı.
Burada sözü Hikmet Çetinkaya’ya bırakmakta yarar var:
“FG ve marifetlerinin 40 yıldır yaptıkları mücadelenin adı neydi anımsıyor musunuz? ‘Altın Nesil’in Türkiye’de siyasal, ekonomik, kültürel, sosyal ve spor alanında güçlenmesi, siyasal erki istediği gibi yönlendirebilmesi...
İnsanlara yaklaşmaları, onlarla ilişki kurmaları, televizyon kanallarında her düşünceye açıkmış gibi yaklaşmaları, Toktamış Ateş, Mahir Kaynak, Hasan Köni, Oltan Evren gibi isimleri ağırlamaları çok önemliydi. Bu adlara program yaptırmaları da somut örneklerden sadece birisidir...
Zaman gazetesinde de aynı yöntem uygulanır... Şahin Alpay, Etyen Mahçupyan, Hilmi Yavuz ve Selim İleri Zaman’da yazarlar...
Soros’un çocukları, neo-liberaller, müritler, ‘liberal İslâm’ kavramında birleşip küreselleşme, AB, ABD ekseninde hedef şaşırtması yaparlar... Para da siyasi güç de artık Fethullahçıların eline geçmiştir...”
“Hoşgörü ve ılımlı İslâm felsefesi Fethullahçıların simgesidir, ama işleri güçleri parayladır. Gazeteleri, televizyonları, radyoları, dergileri ve bankası vardır. Elbette okulları, yurtları, hastaneleri de...
Kamuoyunun ‘Atatürkçü’, ‘demokrat’, ‘liberal’ olarak tanıdıkları pek çok bilim insanı, gazeteci, sinemacı, işadamı FG’nin desteğiyle köşeyi dönmüştür...”
Şimdi soralım: Tüm bunlar, FG’nin cemaatinin, bir sermaye hareketi olduğu hakkında yeterince fikir vermiyor mu?

III.1) FG(’NİN) CEMAATİ

FG(’nin) cemaatine geçmeden önce “cemaat” konusunda birkaç saptamayı sıralayalım:
“Kentin toplumsal farklılaşma yaratan özellikleri, dini ve kültürel olarak kodlanmış cemaatin, kendi özel iç çelişkilerini kuracağı ve kısmen de olsa kapalı bir topluluk yaşantısı oluşturacağı alanlar inşa etmeye yöneliktir. ‘Getto’ olarak tanımlanan bu kapalı mekânlar hem bir yeri, hem de kültürel ilişki biçimini ifade eder.”[58]
Selçuk Üniversitesi Öğretim Üyesi, İslâm Felsefecisi Doç. Dr. Şahin Filiz’in işaret ettiği üzere, “İslâm dini gerçekten siyasallaştıysa yeri dinsel oligarşidir. Bu oligarşi de tarikattan tarikata, cemaatten cemaate devredilen bir otorite olarak karşımıza çıkar. Bir yerde cemaatler ve tarikatların oligarşisi hâline gelir”ken; Türkiye cemaat kültürüne daha yakındır.
En küçük sosyal kurum olan “aile” de bunun göstergesidir. Değerler ölçeğinde ‘aile değeri’, ‘birey değeri’nden çok daha üstte yer almaktadır. Aile, grup, camia, taraftar topluluğu, kurumsal kimlik, nerede ve ne yolla olursa olsun “birey”in her zaman üstündedir, daha değerlidir, daha çok güven vericidir. Dinsel cemaatler kapalı topluluklardır. Dışa yönelik tartışmaları yoktur. Eleştiri kendi içlerinde ve ancak yetkililer arasında yapılır.
Söz konusu özellikleriyle “Cemaat’in toplumsal yapıya nüfuz etme süreci ve toplumsal rızayı inşa etme tarzının dinamikleri… Bu sürecin temel değişkeni sanılanın aksine din temelli değildir; aslî belirleyici eğitim, iş ve aş olanaklarını sağlama gücüdür.
Kır, varoş ve alt sınıfların önce eğitim ardından da aş ve iş olanaklarına ulaşmasında bir kestirme yol oluşturma gücü Cemaat’in zaten onları beklemeyen ve reddeden kentlere göç etmek zorunda kalan yığınları cezb etmesini sağladı. Hemen herkes Cemaat’in öğrenci evleri ve yurtlarıyla başladığında hem fikir…
Bu süreçte Cemaat’in elini kolaylaştıran yetmişli yıllarda doruk noktasına çıkan göç dalgası karşısında Devlet’in toplumun refahına, eğitim ve iş olanaklarına karşı ilgisiz, daha çok da yetersiz kalmasıydı galiba…
Bu gün Cemaat’in altın kadrosu ya da kendilerinin ‘altın nesil’ dedikleri, devleti idare eden, yargı, polis ve eğitimde köşe başlarını tutanların soy geçmişleri incelense kırdan kente göç eden, alt ve alt orta sınıfa mensup oldukları görülebilecektir.”[59]
Bu çerçevede ‘Star’ tarafından ANDY-AR’a yaptırılan ve Prof. Ömer Çaha, Prof. Yasin Aktay, Doç. Ferhat Kentel ile Doç. Ramazan Yelken’in hazırladığı ‘Türk Toplumunda Cemaat Algısı’ araştırmasına göre, “Cemaatlere biraz yakınlığım var” ya da “Herhangi bir cemaate mensubum” diyenlerin toplam oranı yüzde 16.
Araştırmacılar bu durumu şöyle yorumluyor: “Bu da 75 milyonluk bir nüfus üzerinden yaklaşık olarak 12 milyona tekabül eder. Bu sayı ağırlıklı olarak Nur cemaatinde yoğunlaşmaktadır. Cemaat mensuplarını yüzde 25’i FG, yüzde 20’si de Nur cemaatine bağlıdır.”
“Gülen cemaati konusunda iddialı laflar edecek kadar bilgi sahibi olduğumu söyleyemem; ama FG hocaefendi’yi, ne yapacağı konusunda değilse bile ne yapmayacağı üzerine söz söyleyecek kadar tanıdığımı sanıyorum…
Bu kayıtla ‘Hareket’ten bahsedeyim önce...
Gülen Hareketi, bana göre lokomotifinde FG’nin yer aldığı trene benzetilebilir... Hocaefendi lokomotifti idare eden makinist konumundadır ve elbette bu özel tren esas olarak onun tercihine uygun makasta, çektiği yönde gider,” diyen Avni Özgürel ekler:
“Gülen Hareketi, Türkiye tarihindeki en yaygın, en etkin, dolayısıyla en güçlü yapı…
‘Cemaat’ kelimesi bir zamir. Yani isim olmadığı hâlde isim yerine geçen, belirli bir grubu/çevreyi tanımlamak amacıyla kullanılan bir sözcük. Özel olarak inanç dünyalarını FG Hocaefendi’nin işaret ettiği doğrultuda şekillendiren; merkezinde onun yer aldığı halkada toplanan kişiler manasına geliyor.”
Evet, “FG, ‘hocaefendi’ diye anılıp; tarikat şeyhleri, tekkeler, tekke cemaatleri ülkenin her yanında siyasete egemen, ticareti ele geçiriyor, eğitim kurumları kuruyorlar”ken;[60] “Gülen Cemaati, uluslararası arenada da kendisini resmi olarak ‘hareket’ (movement) olarak tanımlar (Gulen Movement). ‘Hareket’ tanımı aslında siyasi bir terminolojidir. ‘Partileşmeden önceki aşama’ anlamına da gelir…
Gülen Cemaati ‘din’ eksenli siyasi bir harekettir; bu tanımı yapmak için bütün siyasal (bilimsel) kriterler vardır.”[61]
“Cemaat aslında illegal-yarı illegal bir siyasi harekettir. İktidar odaklıdır! Güç odaklıdır! Topluma egemen olma odaklıdır ve bütün bunların sonucu da Türkiye’yi yönetmek odaklıdır!
Hemen her şey, bütün davranışları, politikaları, toplumsal güç ilişkileri, toplumda ve devlette yöneldikleri odaklar, insan yetiştirme politikaları, ama her şey, Gülen hareketinin bir siyasal parti olduğunun göstergesidir…
Cemaatler ülkemizde bir ayaklarıyla neredeyse her zaman siyasetin içinde olagelmişlerdir, bir siyasal dayanakları vardır. Siyaset-din-cemaat ilişkileri tezgâhında, al-gülüm ver gülüm dayanışmasını biliyoruz. Cemaatlerden bakanlar olmuştur... Özal’ı düşünürsek, başbakanlar ve cumhurbaşkanları da!
Ama bugüne kadar hiçbir cemaat, FG, hareketi kadar siyasete kilitlenmemiştir ve çalışmalarının odağına siyaseti almamıştır. Belki diğerleri de bunu istemiştir, ama başaramamıştır.
Fethullah cemaati, çok geniş alana yaydığı faaliyetlerini, siyaset odağında yoğunlaştırıyor. ‘Türk okulları’nı yaymak bile, siyaset odaklıdır!”[62]
Nihayet FG(’nin) cemaati inceleyen ‘The Time’ dergisindeki ‘Türk İmam ve Global Eğitim Misyonu’ başlıklı makalede, “Gülen teokratik bir devlete karşı olduğunu belirtse de, müritleri kamu alanında daha çok İslâm etkisi görmek istediklerini söylüyor,” noktasına dikkat çekilirken KCK Yürütme Konseyi üyesi Cemil Bayık da ekliyor:
“Gülen cemaatinin zaten ayrı bir istihbarat örgütü vardır. Diğer alanlarda olduğu gibi istihbarat alanında da alternatif bir devlet gibi çalışmaktadır.”

III.2) FG OKULLARI

“Türkiye’nin 10 bin kilometre uzağında, ABD’nin Houston şehrinde… Türkçe şiir okuyan, şarkı söyleyen, çocuklar… Siyah, beyaz, Hispanik, Asyalı tüm Amerikalılar oradaydı… FG Hareketi içinde yer alan vakıfların Teksas’ın dört büyük şehrinde kurdukları okullar gerçeği... O okullarda yaklaşık 8 bin öğrenci eğitim görüyor,” diyor Mahmut Övür FG okulları hakkında…
Sonra da ekliyor Oral Çalışlar ile Reşat Çalışlar: “… ‘Gülen Cemaati’ giderek küresel bir gerçekliğe dönüşüyor. Senegal’de cemaate ait altı okul var. Bu okulların 1200 öğrencisi arasında ülkenin cumhurbaşkanının, genelkurmay başkanının çocukları da bulunuyor”!
Yine ‘Türk Okulları Pakistan’a Ilımlı Bir İslâm Sunuyor’ başlıklı makalede ‘The New York Times’, FG cemaatinin Pakistan’daki okullarından övgü dolu bir yorumla, “radikal İslâm’ın olumsuz etkisini yumuşatmaya yardım edebileceği” ve bunun “ABD dış politikası açısından da olumlu” olduğu vurgusuyla söz etti…
Evet, FG’nin… okulları, ABD’nin ılımlı İslâm politikasının uzantısı…
Bu doğrultuda ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir ayağında olan FG’nin… 90 ülkede 500 okulu var... Irak’ın kuzeyinde okullar, bir hastane ve üniversite...
FG cemaatine yakınlığı ile bilinen Fezalar Eğitim Kurumları’nın Irak’ın kuzeyinde açılışını yaptığı Işık Üniversitesi’nin kurulduğu Erbil’in değerli bölgesindeki 100 dönümlük arsayı Mesud Barzani’nin talimatı ile bölgesel Kürt yönetimi hibe etti…
Ve Irak (Güney) Kürdistan’daki cemaat okullarında 23 Nisan ve 19 Mayıs gibi bayramlar kutlanmakta, İstiklal marşı ezberletilmektedir. Kutlamalar, okulların bahçesinde yapılmakta, öğrenci velileri de davet edilerek katılımları sağlanmaktadır. Fakat Kürt Ulusal marşı ‘Ey Reqîb’ okutulmamakta, yine Federe Kürdistan’daki resmi bayramlar kutlanmamaktadır…
Kuşku yok ki, CIA’nin ve Türk(iye) Devleti’nin uluslararası örgütlenmesinde Gülen okullarının önemli bir rolü vardır.
28 Şubat sürecinde gündeme gelen cemaatin okulları için FG, “Türk devletine devretmek istiyorum” demişti. Bu okulların maliyetini Türk(iye) devleti karşılayacak durumda değil. Peki, bu kadar okulu finanse etmek için kaynakları nereden ve nasıl temin ediliyor?
Gülen’in Güney Afrika’da okul açmasındaki amacı nedir? Avustralya’da okul açma sevdası nereden gelebilir? Afganistan’da Afgan devletinden daha çok liseye sahip olmasının nedeni ne olabilir? İnançlarını uluslararası alana yayma amacı taşıyabilir. Kendisini İslâm âleminin ‘ruhani lideri’ olarak görebilir. Bu amaçla yaygın bir İslâm faaliyeti örgütleyebilir. Ancak, bugün uluslararası bir boyut kazanan okulların arka plandaki politik hedeflerini analiz etmek önem kazanmaktadır.
Gülen cemaati dört kıtada yaklaşık 60 ülkede çok kapsamlı bir eğitim faaliyeti örgütlemiş durumda. Bu ülkelerden bazıları şunlar; Afganistan, Azerbaycan, Nahcıvan, Kazakistan, Özbekistan, Rusya, Doğu Sibirya, Dağıstan, Çavuşistan, Başkurdistan, Gürcistan, Tataristan, Moğolistan, Pakistan, Bangladeş, Irak, Irak Kürdistan’ı, Suriye, Makedonya, Bulgaristan, Moldova, Romanya, Arnavutluk, Macaristan, Almanya, Fas, Güney Afrika, Sudan, Avustralya, Endonezya, Bosna-Hersek, Filipinler, Tayland, Kamboçya, Vietnam, Burma, Hindistan, Çin, İngiltere, Danimarka, Tanzanya. Bu ülkelerde 170 lise, 36 kolej, 10 ilkokul, 6 ilköğretim okulu, 5 fakülte, 3 üniversite, 3 enstitü, 6 yüksek okul, 6 dil merkezi, 3 ana okul, 12 genel kurs merkezi, 6 vakıf okulu olmak üzere 270 okul faaliyet hâlindedir. Bu okulların ağırlıklı olarak dünyanın stratejik merkezi durumunda olan Avrasya, Ortadoğu ve Balkanlar’da açılmış olması da okulların hangi politikalara hizmet ettiğini de ortaya koymaktadır.[63]
Türkiye’nin Avrasya ve Ortadoğu’daki stratejik çıkarlarını geliştirmeye hizmet eden bu eğitim faaliyeti, aynı zamanda, İslâmcılığın geliştirilmesi amacına dayanan bir misyonerlik hareketidir. Özellikle, Asya bölgesinde açılan okulların, sömürgecilik ve asimilasyon politikası bakımından önemli bir işleve sahip olacağını Gülen şu cümlelerle açıklıyor: “Eğer Türk yatırımcısı, müteşebbisi, eğitimcisi gidip Asya’ya sahip çıkmazsa, başkaları oraya dökecekleri menfaatlerle Asya’yı ele geçirebilirler. İnsanımız, devlet olmasa bile, vakıf, dernek ve şirketler yoluyla oraya girerek, elbette o ülkeleri ifsad edecek akımlara karşı da bir sed teşkil edecektir...”[64]
Ömer Laçiner, Gülen okulları üzerine yaptığı bir araştırmada şu değerlendirmeyi yapıyor: “Fethullah Hoca ve çevresi için devletin ve toplumun sinir merkezlerini, hayati faaliyetlerini, kısaca en genel anlamıyla yönetim ve yönlendirme ağını oluşturacak gayet seçkin bir kadroyu yetiştirmek, onların nezdinde iktidarı elde etmenin öncesinde kesinlikle tamamlanmış olması gereken bir etap, iktidar olmanın önkoşuludur. Hatta bu koşul henüz gerçekleşmemişken iktidarı elde etmenin vahim bir yanılgı olduğunu düşündüklerini dahi söyleyebiliriz...”[65]
Bu değerlendirme, Gülen grubunun, stratejisini uygulamak için eğitim alanındaki faaliyetleri ne kadar önemsediğini ortaya koyuyorken; CHP eski Genel Başkanı, Antalya Milletvekili Deniz Baykal, Fas’taki FG okulunu ziyaret edip, “Türk kültürünü, güzel Türkçemizi ve değerlerimizi buralara getirerek ülkemizi Fas’ta temsil eden Türk öğretmenlerimize şükranlarımı sunuyorum” diye kutladı kutlamasına da; Rusya Federasyonu, FG destekli eğitim kurumlarına izin vermeyeceğini bir kez daha ortaya koydu. Tataristan Özerk Cumhuriyeti, Gülen destekli okullarda çalışan 44 öğretmeni “Rus eğitim sistemine aykırı faaliyet gösterdikleri” gerekçesiyle sınır dışı etti!
Rusya Federasyonu, bir süreden bu yana yakın takip altında tuttuğu okul ve vakıfların ardından FG’nin ülke içindeki tüm faaliyetlerini “aşırı radikal” ve “terör gruplarıyla ilişkisi olduğu” gerekçeleriyle yasakladı.
FG cemaati tarafından Rusya’nın değişik yerlerinde 1990’lı yılların başlarında açılmaya başlanan “Türk okulları”, ilk olarak, 1990’lı yılların sonunda, fakat asıl olarak, Vladimir Putin’in Devlet Başkanı olduğu 2000’li yılların başlarında yoğun incelemelere maruz kaldı.
FSB’nin 2002 yılı Aralık ayında açıkladığı yıllık raporunda, Başkurdistan, Çuvasistan, Buryatiya, Hakasya ve Kuzey Kafkasya (Dağıstan, Çeçenistan ve Stavropol) bölgelerinde “Toros”, “Eflak”, “Serhat” ve “Ufuk” adlı vakıf ve firmaların Nurcuların elinde bulunduğu ve bu kuruluşlar ülke güvenliğini tehdit eden faaliyetler ve yabancı istihbarat örgütleri lehine istihbarat faaliyetlerinde bulundukları için kapatıldıkları, buralarda bulunan Türk uyrukluların sınır dışı edildikleri belirtiliyordu. Rusya’da Nur cemaatine yönelik ikinci büyük operasyon, 2005 yılında Tataristan’da gerçekleştirildi. Tataristan’da radikal İslâmi eğilimlerin artması karşısında alarma geçen FSB, Tataristan’da Nur cemaatine yönelik düzenlediği operasyonlarda, kayıtsız olarak faaliyet gösteren ve Nur cemaati ile bağlantılı olduğu anlaşılan yerlere baskınlar düzenledi.
Cemaate üçüncü büyük darbe, 2007 yılının mayıs ayında Koptevskaya Bölge Mahkemesi’nin Tataristan savcılığının talebi doğrultusunda Said-i Nursi’nin kitaplarını yasaklaması oldu. Eylül ayında kesinleşen kararın gerekçesinde, Said-i Nursi’nin kitaplarının radikal İslâmı aşıladığı, okuyucu kitlesini çevresinden yabancılaştırdığı ve onları kendilerinden olmayanlara karşı eyleme geçmeye teşvik ettiği belirtiliyordu.

IV. AYIRIM: ABD’NİN FG’Sİ…

ABD mamûlatı FG hakkında, Ankara Büyükelçisi Ross Wilson, “ABD, Gülen hareketini ya da kendisinin inançlarını ne desteklemektedir ne de karşı çıkmaktadır,” derken; ABD FG’ye Amerika’da sürekli oturma izni sağlayan Yeşil Kartı verdi.
Pennsylvania Eyalet Bölge Savcılığı’nın verdiği bilgiye göre ‘ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Bürosu’ (USCIS) Gülen’in, “olağanüstü yetenekleri olan yabancı eğitimci” statüsü (I-140) kapsamındaki yeşil kart başvurusunu 10 Ekim 2008’de kabul edildi.
Pennsylvania’daki Özel Hukuk Mahkemesi’si savcısı FG cemaatinin 25 milyar dolarlık bir malvarlığını yönettiğini açıkladı.
Savcılık belgelerinde ayrıca Gülen hareketinin “eğitimi, toplumu İslâmlaştırmak için kullandığı” ve “CIA’nın da Gülen projelerine finansal ortak olduğu” yönünde araştırmacı görüşlerine de yer verilirken; Gülen’in belli bir süre sonunda ABD vatandaşlığına da hak kazanacağına dikkat çekti.[66]
Gülen, ABD’de oturma izni almak için 7 yıldır başvuru üstüne başvuru yaptı. Kimi zaman dini, kimi zaman eğitimci kimliğini öne çıkardı. Pennsylvania Doğu Bölgesi Mahkemesi’ne 25 Mayıs 2007 tarihinde başvurarak, aralarında İç Güvenlik Bakanı Michael Chertoff ve FBI Başkanı Robert Mueller’in de bulunduğu bazı yöneticileri, “yasal süreci işletmedikleri” iddiasıyla şikâyet eden Gülen’in avukatları, yedi yıllık süreci özetle şöyle anlattılar:

30 Nisan 2001’de Altın Nesil İbadet Merkezi (eski adıyla Altın Nesil Öğrenci Derneği), Gülen’in “özel göçmen ve dini görevli” vizesi alması için başvuru yaptı. I-360 adıyla bilinen bu dilekçe kabul edildi.
18 Ekim 2002’de Gülen bu kez Vermont eyaletinde “daimi oturma vizesi” almak için I-485 adıyla bilinen bir başvuru daha yaptı.
17 Ekim 2004’de Gülen’in avukatları, “daimi oturma vizesi” süreci devam eden müvekkilleri için I-131 adı verilen “seyahat belgesi” düzenlenmesini istedi. Ama, bu “seyahat belgesi” bir türlü verilmedi, hâlâ da verilmiş değil.
14 Ağustos 2006’da Bu kez Vermont eyaletinde “çalışma izni” için I-765 adı verilen bir başka vize tipine başvuru yapıldı. Bu dilekçeye de yanıt verilmedi.
13 Eylül 2006’da Vermont Göçmen Hizmetleri Direktörü Paul Novak, Gülen’in “dini görevli vizesini iptal edebileceğine” dair bir ihtarname gönderdi. Altın Nesil Merkezi buna karşılık olarak gerekli belgeleri sağladı, ama, vizenin iptaline engel olamadı. 14 Kasım 2006’da Gülen’in “özel göçmen dini görevli” vize başvurusu reddedildi.
Altın Nesil Merkezi bu sürece hemen itiraz etti ve 20 Kasım 2006’da da bu kez Teksas eyaletinde Gülen için I-140 adıyla bilinen dilekçeyle, “olağanüstü yetenekli kişi” için oturma ve çalışma izni veren Greencard başvurusu yaptı.
25 Nisan 2007’de Gülen’in I-360 vizesinin iptali, temyiz ofisinden gelen bir yazıyla bozuldu ve “din adamı” vizesi süreci yeniden başladı.
25 Mayıs 2007’de Davacı Gülen’in “geri döndürülemez şekilde mağdur olduğunu, seyahat edemediğini ve çalışamadığını” belirten avukatları, aralarında İç Güvenlik Bakanı Michael Chertoff, FBI Başkanı Robert Mueller ve Vatandaşlık ve Göçmen Servisi’nden dört yöneticiyi yasal süreci işletmedikleri iddiasıyla dava etti. 19 Kasım 2007’de ABD Vatandaşlık ve Göçmen İşleri Dairesi, Gülen’in I-140 Greencard başvurusunu reddettiğini açıkladı. Buna yapılan temyiz başvurusu da 7 Mart 2008’de reddedildi.
29 Nisan 2008’de Gülen’in avukatları davadaki şikâyetlerini değiştirerek yetkilileri, “görevlerini yapmamak, keyfi hareket etmek ve yasayı işletmemekle” suçladı.
Davanın bundan sonraki sürecinde, Yargıç Stewart Dalzell, tarafları 2008 Haziran ayı başında hukuki argümanlarını belgeler hâlinde sunmaya çağırdı.
Avukatları, ilk dilekçelerinde Gülen’i “Türkiye’de ve dünyada pek çok okulun kurulmasını sağlayan Gülen hareketinin kurucusu” olarak tanımladı. ABD makamları da Gülen’in “eğitimci” kategorisinde vize değerlendirmesine konulmasını istedi. Ama, Gülen’in Türkiye’de devam eden Yargıtay süreci nedeniyle okullarla direkt ilgisini uzun süre açıkça belirtmemesi “ilham vermek, desteklemek” şeklinde ifadeler kullanması, ABD makamlarınca yetersiz bulundu.
4 Haziran 2008’de Yeniden sunulan referans listesindeki eski CIA yöneticileri ve din adamları “eğitimci” tezini desteklemeye yetmedi.
İlk kez 18 Haziran 2008 tarihli yazışmada Gülen’in avukatları, “Dini yaz kamplarından, yurtlara, dershanelere, özel üniversitelere” uzanan süreci anlatarak Gülen’in “eğitimci” kimliğini “din adamı” kimliğiyle birlikte öne sürdü ve okullarla organik bağını kabul etti.
Savcılık, aynı tarihte verdiği yanıtta, “Gülen’in çalışmalarının bir müfredata ya da bir dersin kendisine konu olduğuna dair kanıt yok. Kitaplarının hiçbiri eğitim alanında değil. Kendisi dini ve siyasi alanda etkili bir isim, ama eğitimci değil” dedi.
Bütün bu süreçte belgelerde dikkati çeken en önemli nokta, ABD makamlarının Gülen’in dilekçelerini reddederek, vizesini zaman zaman iptal ederek, oturma izni almasını sürekli ertelemiş olması. Yine aynı şekilde, oturma izni başvurusu süreci başlayamayan Gülen’in ülkeyi 5 yıl boyunca terk etmesi de mümkün olmadığı için Türkiye’ye gelmesi de dolaylı yoldan engellenmiş oldu. ABD, Gülen’e vatandaşlık vermediği gibi bir nevi de “seyahat kısıtlaması” getirdi. Mahkeme kayıtlarında Gülen’in adresi de belli oldu: Altın Nesil İbadet Merkezi’nin de bulunduğu Monroe ilçesinde Saylorsburg, Pennsylvania.
25 Haziran 2008’de Mahkemeye sunulan son belgelerde Gülen’in avukatları, artık “siyasi kimliği” reddetmedi. Avukatlar, müvekkillerinin “siyaset ve dini çalışmalar alanında olağanüstü yetenek” vizesine hak kazandığını, çalışmalarının ABD’nin terörle mücadelesine faydalı olduğunu belirtti. Savcılık, buna, “Gülen’in Türkiye’deki laiklik tartışmalarının içinde olduğu, 25 milyar dolarlık bir ekonomik gücü yönettiği ve amacının belirsiz olduğu” iddiasıyla yanıt verdi.
Hâkim Stewart Dalzell, 16 Temmuz 2008’de açıkladığı kararında, “ABD makamları, Gülen’in dini ve eğitim konularındaki çalışmalarını geniş anlamda yorumlamalı” dedi. Hâkim, Gülen’in, “Dinler arası gerilim yaşandığı şu dönemde, kendisinin diyalog çalışmaları ABD’ye faydalıdır” kanısına vardı.

Dikkat: Hâkim Stewart Dalzell, 16 Temmuz 2008’de açıkladığı kararında, “ABD makamları, Gülen’in dini ve eğitim konularındaki çalışmalarını geniş anlamda yorumlamalı,” diyerek, Gülen’in, “Dinler arası gerilim yaşandığı şu dönemde, kendisinin diyalog çalışmaları ABD’ye faydalıdır” kanısını ifade etti...
Burada bir şeyi daha eklemek gerek: Amerika’nın Fethullah Hoca’ya yeşil kart vermesi için kefil olanlar arasında Türkler olduğu gibi, eski CİA ajanları, Amerikan üniversitelerinden çok sayıda  teoloji öğretim üyesi, papazlar ve bazı kiliseler var. Dinler arası diyalog adına, Fethullah Hoca Hıristiyanlardan destek görüyor. CIA’dan gördüğü destek ise, tam devlet desteği. State Department antetli…[67]
Ayrıca ABD’deki düşünce kuruluşlarından ‘Doğu-Batı Enstitüsü/ EastWest Institute’ (EWI) FG’ye “Barış Ödülü” verirken; EWI Başkanı ve CEO’su John Edwin Mroz, törendeki konuşmasında, “Ödülü Gülen’e vermekten onur duyduklarını” belirterek, kuruluş olarak saygı, sorumluluk, tutku, disiplin gibi temel değerlere önem verdiklerini, Gülen’in de inandığı değerleri hayata geçiren bir kişi olduğunun altını çizdi.
Bu arada Amerikan Yahudi kuruluşları da, FG ile görüşmeyi önemserlerken; FG, Vatikan’da Papa ile biraraya gelmiş, Müslüman dünya ile “Tevhidi” dinlerle, bu arada Hıristiyanların yanısıra Yahudilerle de “dinsel hoşgörü ve diyalog” kavramı çerçevesinde ilişkilerin başını çeken bir din adamı olarak uluslararası ün kazanmıştı.
Burada bir parantez açıp ekleyelim: FG, ‘The Wall Street Journal’a röportajında, İnsani Yardım Vakfı’nı (İHH) İsrail’in rızası olmadan yardım dağıtmaya çalıştığı için eleştirip, İHH önderliğindeki filonun “İsrail’in iznini almadan abluka altındaki Gazze’ye yardım götürmeye çalışmasına” da itiraz etmişti.
Bir şey daha: ABD Başkanı Barack Obama yönetimine yakınlığıyla bilinen düşünce kuruluşu Brookings Enstitüsü’ne para bağışı yapanlar arasında FG cemaatinin işadamı örgütlenmesi olarak bilinen ‘Türkiye Sanayici ve İşadamları Konfederasyonu’ da yer alıyordu…
ABD Kongresi’nin bazı üyelerine bireysel bağışlar yapan cemaat, milletvekilleri için çalışan kongre görevlilerini kendi propagandasını yapmak üzere ücretsiz olarak Türkiye’ye getiriyor.
‘Türkiye Amerikan Federasyonları Asamblesi’nde toplanan Fethullahçılarla bağlantılı kuruluşlar, ABD’de 48 eyalette faaliyet gösteren 180 dernek ve kuruluşu bir araya getirdi. Asamblenin kuruluşu dolayısıyla düzenlenen geceye 7 Amerikalı senatör ve 60 Temsilciler Meclisi üyesi katıldı.
Ayrıca 14 Kasım 2008’de ABD’de Georgetown Üniversitesi’nin ev sahipliği üstlendiği ‘Küresel Zorluklar Çağında İslâm: Gülen Hareketinin Alternatif Perspektifleri’ başlıklı konferansta FG, Alexis de Tocqueville, Francis Fukuyama ve siyaset bilimci Robert Putnam gibi isimlerle karşılaştırıldı. “Gülen’in uluslararası bir entelektüel olduğu” temasının işlendiği konferansta, Gülen hareketinin barışçıl, kültürel, eğitimsel ve inanca dayalı sosyal bir hareket olduğu tezi ileri sürüldü.

IV.1) EMPERYALİZM VE CEMAAT

Tüm bu veriler ışığında “ABD’siz AKP-Cemaat analizi, yumurtasız omlet gibi bir şey,” diyen Mustafa Sönmez’e katılmamak mümkün değil…
Bu konuda birkaç noktaya değinmek yeter de artar.
Örneğin Eren Erdem’in, ‘Şeytan Evliyaları’[68] başlıklı yapıtında Said-i Nursi’den FG’ye kadar birçok ismin, dinen ve siyaseten “şirk” bataklığına saplanmış bir “şeytan evliyası” olduğu örneklerle açıklanırken; şeytan evliyalarından olmak için illa dine karşı olmak gerekmiyor yazara göre. İnsanlığı tarihinden ve gerçeğinden uzak tutmak için, medyayı kullanarak insan zihnini avucuna alıp istediği şekilde yoğurmaya çalışan zihniyet de şeytan evliyalarına aittir.
Erdem, zamanımızın şeytan evliyalarına verdiği örnekleri; Soros, Clinton, Obama, Huntington, Brzezinski gibi isimler ve bu ismin yerli, yabancı işbirlikçisi olan siyasiler, kalemşorlar diye sıralıyorken; emperyalizm ile işbirlikçilik olgusunun altını çiziyor…
İkincisi de Vatikan’ın, “dinler arasında diyalog” için Diyanet İşleri Başkanlığı yerine, kendisine “Rabb’in (yaratıcının) aciz kulu” diyen FG’yi seçmesi…
“Nurculuğun piri ‘Said-i Nursi’nin de Hıristiyan dünyası ile ilişkilerinin güçlü olduğu’ söylencesini öne süren hoca efendi hazretleri, kullandığı bu kalkan ile Vatikan’ın istediği ‘diyaloğu’ Papa II. Jean Paul’e yazdığı bir mektupla başlattı. Hoca efendi 9 Şubat 1998’de Vatikan’da Papa’nın huzuruna çıkarak ‘Hıristiyan dünyası ile diyaloğa’ girdi. Bu girişimini gerçekleştirmek için de sabırla Türkiye’deki Hıristiyan ve Yahudi liderler, hatta bazı aydınlarla kol kola girerek ‘diyalog’ ortamının takıyyesini yarattı. Türkiye’nin AB üyeliğine adaylığının gerektirdiği düşünce ve din özgürlüğü kuramları, ABD’nin BOP’u, hoca efendinin ekmeğine yağ sürdü. Sırtını ABD ve AB’ye dayayan hoca efendi, Vatikan’dan da ‘icazet’ alınca, uluslararası alanda maddi ve manevi yapılanmasını hızla yoğunlaştırdı.
‘Diyalog’ ve ‘misyonerlik’ Vatikan’ın özünde var, demiştik. Hoca efendinin hızla yayılmasında ‘misyonerlik’ olgusunun rolü inkâr edilemez. Hoca efendinin Papa ile görüşmesinden sonra, ‘Müslüman misyonerleri’ de ‘Vatikan Misyonerlik Okulu’nda’ öğrenim görmeye başladılar. Vatikan’ın ‘rahleyi tedrisinden’ geçtiler...”[69]
Nihayet MİT İstanbul Bölge eski Başkanı ve Başbakanlık İstihbarat Başdanışmanı Osman Nuri Gündeş’in, ‘İhtilallerin ve Anarşinin Yakın Tanığı’ başlığıyla kaleme aldığı anılarında, “Gülen cemaatine ait Türkiye dışındaki okullarda Amerikan Merkezi Haber Alma Örgütü (CIA) ajanlarının “İngilizce öğretmeni maskesi” altında çalıştığını ifade ettiği;[70] “Gülen hareketinin finansmanına CIA’in katıldığı”[71] iddiaları eşliğinde Hocaefendi’nin ABD’de çok iyi korunduğu bir “sır” değilken Yalçın Doğan ekliyor:
“Amerika’nın Fethullah desteğinin kaynağı El Kaide ve o terör örgütünün inandığı Selefilik felsefesi.
Selefilik, El Kaide’nin inandığı İslâmi düşünce biçimi. Ne demek?
Selefiler ve aynı zamanda El Kaide sadece Kur’ana bağlı. Hadislere bağlı değil. Onlara göre, esas olan vahiy. O da Kur’anda yer alıyor.
Amerika devreye burada giriyor. Selefiler köktendincidir, denklemiyle.
Fethullah Hoca’yı ise, makul Müslüman olarak görüyor. ABD’ye göre:
1) Fethullah Hoca katı değil. İslâmi tarz yaşamın modern yanı…
2) Fethullah Hoca güçlü olmayı öne çıkartıyor. Bunu da, iş dünyasıyla birlikte yapıyor…
Amerika’ya göre, İslâmiyet ile kapitalizmi barıştırıyor.
Hem El Kaide tipi terör örgütüne sübap, hem kapitalizme dini şemsiye...
AKP ile Fethullahçılar arasında bir sorun yok. Tersine, bazı AKP’liler Fethullah takımına yakın duruyor. Bu bilinmeyen değil…”
Evet “Gülen Hareketi ABD’deki bazı etkili çevreler tarafından, 11 Eylül saldırıları ve sonrasında İslâmi aşırıcılığa karşı barışçı panzehir işlevi görebilecek bir cevap olarak algılanıyor. Bu anlayış, cemaatin dünyaya yayılmışlığı nispetinde küresel bir boyut kazanıyor”ken;[72] ABD’nin Teksas Eyaleti Senatosu, global barış ve anlayışa katkılarından dolayı Türk-İslâm alimi FG’yi takdir eden bir karar tasarısını kabul etti…

V. AYIRIM: CEMAATİN GÜCÜ

Buraya kadar değindiklerimiz kapsamında Türkiye’de cemaatin gücüne gelince, işte çarpıcı birkaç kanıt…
i) ABD’de yaşayan FG’nin kardeşi Kudbettin Gülen’in çalıştığı Çağlayan Yayım Dağıtım Basım Ambalaj Sanayi ve Ticaret AŞ adlı firma, silahtan şaraba, tütünden prezervatif ve cinsel amaçlı aletlere, yılbaşı ağacı süsünden oyun kartlarına ve ağır askeri silahlara kadar sayısız mal ve hizmete, FG adıyla marka tescili yaptırdı…[73]
ii) Kaset görüntülerinin internette yayımlanmasının ardından ABD’nin Pennsylvania eyaletinden telefonla eski CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ı arayan FG, “Bizim bununla hiçbir ilgimiz yok. Böyle bir şey nasıl olabilir, fevkâlâde üzgünüm,” dedi. Bu nedenle Baykal da istifasını açıkladığı basın toplantısında “Sorumlu arayışına çıkacaklara yardımcı olmak üzere, ABD’den aldığım üzüntü mesajlarının samimiyetine inandığımı da belirtmek isterim,” dedi...[74]
iii) ‘Die Welt’te yayımlanan ‘Gülen: İslâm Hareketi Almanya’da Yayılıyor’ başlıklı haberde 3 milyona yakın Türk’ün yaşadığı ülkede İslâmcılığın “Gülen hareketi” üzerinden yayıldığına dikkat çekilip, Almanya’da 12 okulu bulunan Gülen hareketinin medya imparatorluğu, banka ve üniversitelerinin bulunduğu belirtildi...[75]
iv) ‘The Foreign Policy’ ve ‘Prospect’ dergilerinin ortak anketi sonucunda FG, ‘100 düşünür Listesi’nde bir numara çıktı…[76]
v) ‘Der Spiegel’in ‘Türkiye’de Gülen Hareketi: İmamın Korkunç Gücü’ başlıklı haberinde, “Gülen, Türkiye’nin en güçlü adamlarından biri sayılıyor. Yandaşları ülkedeki düzen gücünün geniş kesimlerinin altını oymuş görünüyor, eleştirenler tasfiye ediliyor” denildi…[77]
vi) Hanefi Avcı, FG cemaatinin devletin emniyet, TSK ve yargı kurumlarının üst düzeyine kadar sızdığını söyledi. Avcı, FG’nin, emniyet, adalet ve siyaset içinde faaliyet gösteren “imam”larının listesini, Ankara Özel Yetkili Başsavcı Vekili Hamza Keleş’e verdi...[78]
vii) Taşradan büyük kentlere okumaya gelen yoksul gençlere, kalacak imkân sağlayarak ve burs vererek yanına çekmeye çalışan FG cemaatinin İstanbul’daki Işık evlerinin birinde 5 ay kalan M.B yaşadıklarını anlatırken, “İsmimi vermek istemiyorum yoksa her iş konusunda önümü keserler, geleceğimle oynarlar” diyerek cemaatin baskı gücünün de nereye vardığını gözler önüne sererken, M.B, evlerde Kürtçe konuşmanın hatta Kürtçe müzik bile dinlemenin kesinlikle yasak olduğunu anlattı…[79]
viii) Şivan Perwer, FG Hocaefendi’nin barış mesajını önemli bulduğunu açıkladı. Türkiye’nin, Gülen’in sözlerini dinlediğini vurguladı. Irak’ın kuzeyinde yayımlanan Rudaw gazetesine konuşan Perwer, “Hocaefendi’nin fikirleri çok iyidir,” dedi...[80]
ix) İmralı’da görüştüğü Abdullah Öcalan’ın mesajını Türkçe olarak Diyarbakır’daki Newruz kutlamalarında okuyan BDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, Öcalan’ın FG’ye “selam” gönderdiği vurgusuyla ekledi: “Öcalan, FG’ye selamlarını gönderdi. FG’nin ‘Sulhta hayır vardır’ yaklaşımı benim de yaklaşımımdır. Bütün Ortadoğu’daki demokratik bir siyaset ve barış için birlikte çalışabiliriz. Muhterem FG’nin selamlarımı söyleyin. Onu en iyi anlayan benim” dediğini söyledi…[81]
x) Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Nur cemaati lideri FG hakkında açılan davayı karara bağladı. Kurul, Ankara XI. Ağır Ceza Mahkemesi’nin beraat kararını onaylayan Yargıtay IX. Ceza Dairesi’nin kararını yerinde buldu. Kurul, Daire’nin kararına itiraz eden Yargıtay Başsavcılığı’nın itirazını ise reddetti…[82]
xi) 12 Eylül referandumundan “evet” çıkması üzerine yaptığı konuşmada ABD’de bulunan FG’ye teşekkür eden Başbakan Erdoğan’a, bu kez Pennsylvania’dan geçmiş olsun mesajı geldi. Gülen, ‘Zaman’ gazetesinde yayımlanan “Geçmiş olsun” ilanında Erdoğan’a övgüler düzüp, “Sayın Başbakanımızın koruma konvoyuna hain bir pusu kurulduğunu teessürle öğrendim. Fevkâlâde mahzun olduğum hadise açıkça gösteriyor ki bu milletin huzur ve istikrarını çekemeyenler yine o menfur planlarını devreye sokmuş durumdalar. Milletçe kenetlenmemize vesile olmasını dilediğim bu menfur saldırıdan dolayı Cenab-ı Allah’tan Başbakanımız Erdoğan’ı bu millete bağışlamasını, ülkemizi her türlü kötülükten muhafaza buyurmasını temenni eder, geçmiş olsun dileklerimi arz ederim,”[83] dedi…
xii) ‘Türkiye Emekliler Derneği’nin eski yöneticilerin Mehmet Höcü, Başbakan Erdoğan’ın rafa kaldırdığı İntibak Yasa Tasarısı’nın Meclis’ten geçirilmesi için FG’den yardım istedi…[84]
xiii) “Türkçedeki bozulma ve yabancılaşma”yı araştıran TBMM Araştırma Komisyonu raporunda, FG cemaatinin desteğiyle yapılan “Türkçe Olimpiyatları”nın Cumhurbaşkanlığı himayesine alınması istenirken “Türk coğrafyasında Türkçe eğitim yapan okullar desteklenmelidir” denildi…[85]
xiv) Başbakan Erdoğan, ‘Uluslararası Türkçe Derneği’ tarafından düzenlenen “X. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları”nın 14 Haziran 2012’deki kapanış töreninde yaptığı konuşmada ABD’de bulunan Gülen cemaati lideri FG’nin isim vermeden Türkiye’ye dönmesi mesajını verip, “Biz, gurbette olup şu vatan topraklarının hasreti içerisinde olanları aramızda görmek istiyoruz,” dedi…[86]
xv) CHP eski Genel Başkanı, Antalya Milletvekili Deniz Baykal, Türkçe Olimpiyatları X. yıl etkinlikleriyle ilgili mesajında “Yüksek fedakârlıklarla ortaya konulan gayret ve hizmete ilham, emek ve destek verenleri şükranla” anarken, “Bir iç yolculukla manevi hicret yaparak başka insanlarımızın gönlüne ulaşıp, onları kucaklamanın tam zamanıdır” mesajı da verdi…[87]
xvi) X. Türkçe Olimpiyatları’ndaki konuşmasında katılan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, FG’ye selam yollayıp, “Teşekkür edecek çok insan var. Ancak vefakârlık içinde bir kişiyi unutmamak lazım... (...) Elbette hayatını iman ve Kur’an’a hizmet etmeye adamış, eğitim hizmetlerine gönül vermiş, fedakârlık ve feragatı öğretmiş güzel bir insana, büyük mütefekkire, büyük dava adamına şükran borcumuz var. O muhterem insana, hüzünlü gurbetten, şimdi Bursa’yı seyreden bu güzel insana, muhterem FG Hoca Efendi’ye şükranlarımızı sunuyorum, Rabbim hayırlı ve uzun ömürler versin. Bu hizmet bütün dünyayı kaplıyor. Türkiye’de ve dünyada bu okullar sayesinde gönülleri sevgi dolan milyonlarca insan, seni hatırlıyor ve hatırlatıyor,” dedi…[88]
Ayrıca Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Gülen cemaatini çok iyi tanıdığını belirterek, “Ben o camiayla geçmişten bu yana çok yakın ilişkideyim. FG Hoca Efendi’yi de çok severim. En zor zamanlarda onu ne kadar sevdiğimi, beğendiğimi onun Türkiye için çok önemli bir şahsiyet olduğunu, onun Türkiye için çok güzel şeyler hayal ettiğini, eğitimden başlayarak bütün sosyal faaliyetlerde, insanlığı pozitif yönlendirdiğini, Türkiye’ye ondan zarar gelmediğini, zarar gelmeyeceğini çok açık ifade eden bir insanım. Hem de ta 97-98-99’larda yurtdışına gitmek zorunda kaldığı zamanlarda, ağır cezada yargılandığı zamanlarda. O Türkiye’nin yüz akıdır, tertemiz bir insandır, diyen birisiyim,”[89] diye konuştu…
FG’nin “Gazze’ye yardım filosu için İsrail’den izin alınmalıydı” sözleri sorulan Başbakan Yardımcısı Arınç, “Hocaefendi her zaman olduğu gibi doğru söylüyor,”[90] yanıtını verdi…
xvii) AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, “AKP kendi tabanına cephe almaz, onlarla kavga etmez. Cemaatler bizim rakibimiz değildir,” dedi…[91]
xviii) Gülen’e yakınlığıyla bilinen Pacifica Institute, ABD’de 2-5 Nisan 2009 tarihinde Los Angeles’ta “Anadolu Kültürleri ve Yemekleri Festivali” gerçekleştirdi. Festivale, Kültür ve Turizm Bakanlığı Tanıtma Fonu da mali destek sağladı…[92]
xix) Amasya merkez ve ilçelerindeki ilk ve orta dereceli okullarda yaklaşık 4 bin 100 öğrenciye valilik izniyle FG’nin kitaplarından yapılan sınavın Konya’da da yapıldığı ortaya çıktı. Gülen cemaatine yakın olduğu belirtilen Gaye Eğitim Gönüllüleri Derneği, Karatay Türk Telekom Erol Güngör Sosyal Bilimler Lisesi, Hatip Mahide Bahadır Türk İlköğretim Okulu işbirliği ile “Hazreti Muhammed’in hayatı ile ilgili kitap okuma yarışması” düzenledi. FG’in “Sonsuz Nur” kitabından yapılacak yarışmaya Konya Valiliği de onay verdi...[93]
xx) Mezitli ilçesindeki Davultepe Atatürk İlköğretim Okulu’nda müdür yardımcı Ü.Ç. hakkında Gülen cemaatine yakın bir dershaneyi kötülediği, öğrencileri o dershaneye gitmemeleri için tehdit ettiği iddiasıyla soruşturma açıldı. Soruşturmayı yürüten müfettiş, Ü.Ç. hakkındaki iddialarla ilgili “maddi delil” bulamadı ama “suçu manen işlediğine” kanaat getirerek okulunun değiştirilmesini önerdi…[94]
xxi) Adıyaman’ın Gerger ilçesinde yayınlanan ‘Fırat’ gazetesinin sahibi Hacı Boğatekin hakkında, ‘Feto ile Apo’ başlıklı yazısı nedeniyle soruşturma başlatıldı. “Basın yayın yoluyla terör örgütü propagand

Bersivan / Yanıtlar :

[ Bersivek Binivîse | Yanıt Yazınız ]  [ Forum ]  [ Nivîsên Nuh | Yeni Yazılar ]


Serbesti Web / 2003 - 2013
E-mail: serbestiyakurdistan@hotmail.com